Futbol Mimarlığa Hizmet Edebilir (mi?) Cem İlhan
“Siz hiç boş bir stadyuma gittiniz mi? Deneyin bir kez. Sahanın ortasında durun ve dinleyin. Boş bir statdan daha hüzünlü, kimsesiz tribünlerden daha dilsiz bir şey yoktur.
Wembley’de İngiltere’nin kazandığı 66 Dünya Kupası bağırışları hala duyuluyor; ama biraz daha kulak kabartırsanız 53’te Macarlar İngilizleri gole boğdukları zaman çıkan iniltileri de duyabilirsiniz. Montevideo’nun Centenario Sradyumu hala Uruguay futbolunun zaferlerine duyulan nostaljiyle iç çekiyor. Maracana hala1950’de yapılan Dünya Şampiyonasında Brezilyalıların yenilgisine ağlıyor. Buenos Aires’de, Bombonera’da yarım yüzyıl öncesinin davulları işitiliyor. Asteca Stadının derinliklerinden eski Meksika top oyununun törensel ilahileri yankılanıyor. Barcelona’daki Camp Nou’nun beton sıraları Katalanca, Bilbao’daki San Mamés Stadının sıraları ise Baskça konuşuyor. Milan’da Guiseppe Maezza’nın hayaleti, kendi adını taşıyan stadyumu titreten goller atıyor. Almanya’nın kazandığı 74’teki Dünya Kupasının finali Münih Olimpiyat Stadında günler ve geceler boyu oynanıyor hala. Suudi Arabistan’daki Kral Fahd Stadyumunun mermer, altın ve halı kaplı tribünleri var; ancak ne anlatacak bir anısı, ne de söyleyecek önemli bir sözü yok.” * Spor kompleksleri kamusal alana yapılan müdahaleler arasında belki de en kolay benimsenebileni. Bir kitle sporu olarak futbol birçok değişimi tetikleyebilen, yapılı çevrenin dönüştürülebilmesine imkan verebilecek dinamiklerin taşıyıcısı olarak değerlendirilmeli. Özellikle 1980’lerden sonra futbol sadece kendi niteliklerini değil mekanının da dönüştürdü. Giderek artan izleyicisinin barındırdığı düzeneklerin yetersiz kaldığı, artan talebin mekanları yetersiz bıraktığı bir dönemdi bu. Kitlesel tüketim kültürü futbolu da dışarıda bırakmadı, 20 yıl içinde futbolun kaleleri olan ülkelerin stadyumları adeta birbirleri ile yarışırcasına yeniden üretildi.
Peki, modern zamanlarda futbol neyin yerini aldı? Sorunun cevabı futbolun etki alanı üzerinden verilebilir belki. 1992 Barselona Olimpiyatlarının bir şehirde nasıl bir dönüşümü tetiklediğini gördük. 1998 Dünya Kupası sayesinde Fransa’dan Japonya’ya, Şili’den Nijerya’ya tüm dünyayı avucunun içine aldı adeta.
Belki de futbol artık Grek Katarsisinin, Roma sirklerinin, kabile savaşlarının yeni dönemlerdeki karşılığı. Ulusal gururun sınırlarını aşan, yabancı düşmanlığı gibi nahoş konuları gündemine sık sık taşıyan, tüm bu kavramları bir potada eritebilen bir spordan bahsediyoruz.
Futbolun bir başka özelliği daha var. Yapı teknolojisindeki gelişmeler, endüstriyel üretim ve malzeme bilimi biraraya gelse bile sıradışı, büyük yapıların gerçekleştirilebilmesini tek başlarına sağlayamayabiliyorlar. Oysa tarihte mimari bir konunun özelliği tekil yapıların ortaya çıkmasına neden olabilmiştir. Bu durumun örnekleri var. İlk akla gelenler 76 x 46 m lik. 25.000 kişisi ayakta olmak üzere 87.000 kişilik oturma kapasitesiyle Roma’daki Colloseum, Wembley’deki 100.000 kişilik imparatorluk stadyumu (1923), Nervi’nin Palazetto dello Sport’u (Roma, 1957). Bu yapılar büyük, ferah strüktürler olarak mekanı oldukları sporun icra edildiği, zamanını aşan mühendislik eserleridir aynı zamanda. Kısacası insanın vizyonunun sınırları genellikle stadyum yapılarında cisimleşiyor denebilir.
Bir Katalizör Olarak Futbol ve Stadyum
Son 10 yıl içinde Avrupa ülkeleri ve Uzak Doğu ülkeleri stadyum inşaatlarına ve gerekli altyapıya kayda değer bütçeler ayırdılar, iddialı programlar geliştirdiler. Sadece Portekiz 2004 yılı Euro Cup 2004 için 550 milyon Euro ayırdı. 7 stadı sıfırdan inşa etti, 3 tanesini de yeniledi. Bunun dörtte biri hükümetten, kalanı yerel yönetim ve uzun vadede bu stadlardan yararlanacak olan kulüplerden geldi. Çok iddialı ve biraz da riskli gözüken böyle bir yatırım kararının arkasında futbolun turizme, ulaşım ağlarını iyileştirilmesine, yeni otellerin açılmasına, kısacası kentin uzun vadeli büyümesine katkı sağlayacağına dönük beklentiler yatıyor. Kentsel ve ekonomik gelişmenin katalizörü olabiliyor spor. Bunun en çarpıcı kanıtı 1992 Barselona Olimpiyatlarının tüm kente yayılan ve hala devam eden etkisidir. Diğer yandan futbol kültürü olmayan bir ortamda stadyumlar kullanılmayabiliyor. 2002 Dünya Kupasında bu sektöre inanılmaz bütçeler ayıran Japonya ve Güney Kore’de durum böyle.
Yeni stadyumlar konvansiyonel stadyum tipolojisini tekrar ediyorlar genellikle. Roma döneminden gelen gladyatör döğüşleri gibi etkinlikler için tasarlanan model spor etkinliğine dönük amfitiyatro yapılarının bir uzantısıdır. Bu mekan kurgusu az çok değişerek günümüze kadar geliyor. Futbol sahasının değişmeyen ölçüleri mimarlığa hareket alanı olarak fazla bir yer bırakmıyor. Durum böyle olunca problem giderek daha fazla konforlu seyir alanının nasıl elde edilebileceğine indirgeniyor. Tribün düzeni ve seyirci mekanlarının nasıl örtüleceği konusuna odaklanılıyor. Örtü konusu ise stadın kimliğini belirler hale gelirken, kimilerinin beşinci cephe dediği kuşbakışı görünüş giderek daha fazla önem kazanıyor.
* Eduardo Galeano, Gölgede ve Güneşte Futbol, Can Yayınları, 1998, İstanbul, sayfa:28
|