Mimarlık Eğitime Hizmet Edebilir mi? Cem İlhan
Son yıllarda eğitimin krizde olduğu konusunda genel bir mutabakat var. Bu çok basite indirgenmiş bir genelleme gibi gözükse de böyle düşünmemiz konusunda bir hayli gösterge mevcut. Gelişmekte olan dünyadaki nüfusun çoğunluğunun okuma yazma bilmemesi, kadınların eğitimden uzak olması gibi gerçekler var ortada. Daha varlıklı ülkelerin vatandaşları için durum nispeten iyi gözükse de aslında durum biraz farklı. Eğitim sistemlerinin talep edilenleri yerine getirmekten uzak olduğu konusunda yapılan eleştiriler gündemde. Yaygın düşüncenin aksine okuma yazma bilmeyen, sosyalleşmemiş ve genişleyen bir nüfusun varlığından söz edilmekte. Birkaç örnek fikir verebilir: yapılan araştırmalar İngiltere’de yaşları 11-16 arasındaki nüfusun yarısının en az bir kez suç işlediğini, 15-16 yaşındaki gençlerin beşte biri nin karşısındakine bilinçli bir şekilde zarar vermek için saldırıya teşebbüs ettiğini söylüyor.
Bu noktada mimarlık ve planlamanın bu problemlerle nasıl başedebileceği sorusu geliyor akla. Elbette mimarlık pratiğinin etkisi oldukça az. Bu konular ağırlıklı olarak politikacı ve eğitimcilerin alanına giriyor. Ama yine de tasarımcıların mevcut durumu bir dereceye kadar etkileyebilme kapasitesi var. Eğitim mekanlarının bir tasarımcı tarafından ele alınış biçiminin, tüm toplumun dönüşümüne katkıda bulunmak anlamında önemli bir rolü olabilir. Mimarlık pratiği eğitim mekanlarını yerel halkın alışkanlıkları, yaşam biçimi ve mevcut malzemeleri gözeterek tasarladığı zaman ortaya ümit verici sonuçlar çıkabiliyor.
Endüstrileşme ve Eğitim
Erken endüstrileşmiş batı toplumları gelir seviyesi düşük sınıfların temel eğitimlerini ele aldıklarında bunu hem temel eğitimin kendisini, hem de içinde gerçekleşeceği yeni yapı tiplerini birlikte ele alarak yaptılar. * Reform süreci ciddi bütçelerle, yaşları oldukça genç öğretmenlerin özverileriyle gerçekleşti . Uygulanan metodların fabrikalardaki üretim ve organizasyon modelini andırdığı, standartların düşük olduğu bir dönemdi bu. Ama en azından içinden geçilen dönemin acil ihtiyaçlarına cevap veriyordu.
Yarım yüzyıl sonra, yani 2. Dünya Savaşı’ndan sonra aynı Batı Avrupa devletleri ve A.B.D.’nin Kaliforniya eyaleti gibi yerlerde endüstrileşme deneyimi daha farklı bir şekilde kullanılmaya başlandı: okullar savaş sonrasının iddialı yapı üretim programlarından farklı bir şekilde inşa edildiler. Sonuç birkaç istisna dışında etkili oldu. Fabrika ortamlarındaki anlayışla eğitim verilen geç Viktorya döneminin katı hiyerarşik anlayışı bir kenara bırakıldı. Bu okullar kurallarını ve programlarını daha esnek tuttular, okul mekanları doğa ile yakın bir ilişkiye girdiler. Daha ferah ve ışıklıydılar. Önceki dönemin yüksek duvarlarla çevrili kışla benzeri mekanlarından oldukça farklılaşıyorlardı. Bir anlamda Lewis Mumford’ın 1930’lardaki hayali gerçekleşiyordu. Kendi içine kapalı, doktriner anlayıştan uzaklaşarak, sorgulamaya ve işbirliğine yönelen okul yönetimlerinden bahsedilmeye başlanıyordu. Bir yapı içine hapsolmuş, okulda başlayıp okulda biten part-time bir yaşantıdan uzaklaşılmıştı. Tüm yaşama nüfuz eden, kendi yakın çevresine, mahallesine ve kentin gündelik hayatına doğrudan katılan, onu etkileyen bir okul formatına geçilmişti.
Bugün, Mumford’ın bu anlayışının yanında başka bir görüş daha var: çağdaş kentin içinde, teknolojinin belirlediği bir ortamda verilen eğitim. Ancak teknoljinin kendisi bu noktada kolaylıkla bir avantajdan dezavantaja dönüşebiliyor. Teknoloji, kentin düzeninin ve işleyişinin sağlanmasında, üstelik bunun bilgi toplumu adına yapılmasında problemli durumlar yaratabiliyor. Yine de çocukların ve gençlerin kendi ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş, oldukça cezbedici şekillerde sunulan, teknoloji merkezli bir eğitim kentlerdeki konvansiyonel ve başarısız modellere karşı bir alternatif gibi gözüküyor. Böyle bir anlayış ile ‘bilgi fakiri’ insanlar, ‘bilgi zengini’ haline gelebileceği düşünülüyor. Küreselleşmiş bir toplumun kendi vatandaşlarına daha önce sunamadığı avantajları sunabileceği yönünde iyimser bir hava hakim. Ve belki de Perikles’in Atina’sı yeniden yaratılabilir deniyor.
Bir de soruyu tersinden soralım: aksi durumda ne olabilir? Yani teknoloji eğitime hizmet etmeyi başaramazsa bizi neler bekliyor? Tahmin etmek güç olmasa gerek: kontrol ve gözleme amacına hizmet eden bir pozisyona çekilmek. Burada iki ayrı görüş, iki ayrı vizyon söz konusu olsa da temelde eğitim sisteminin yuvadan yüksek lisans eğitimine kadar yeniden tanımlanmasını ve inşasını öneren yaklaşımlardan bahsedebiliriz. Toplum ve uygarlığın daha sağlıklı bir yapılanma içine girmesini amaçlayan yaklaşımlar bunlar. Peki bu noktada esnekleştirilmiş, fiziksel ve elektronik ortamlarda kurgulanan öğrenme meselesinin 3. boyuta nasıl taşınabileceğini bilebiliyor muyuz?
Sosyal Etkinlik
Her şeyden önce eğitim konusunun temelde bir sosyalleşme meselesi olduğunu hatırlamak gerekiyor. Teknoloji bilgi edinme süreçlerini daha önce olmadığı kadar kolaylaştırmış olsa da her eğitim kurumunun temelde mikroölçekte bir toplum olduğunu bilerek hareket etmek gerekiyor. Her birey eğitim tecrübesi sırasında “sosyalleştiriliyor”. Yurttaşlık idealleri ve sosyal alanda kabul görme gibi konuların tüm eğitim tecrübesinin çeşitli aşamalarında değişik yaklaşımlarla ele alınması gerekiyor. Mumford’dun dediği gibi “işin farklı basamaklarda yapılması” şart. İşte tam bu noktada mimari tasarımın gerek duyduğu ipuçları hemen yakalanabilir. Çünkü her basamak kendi fiziksel gerekliliklerini vaaz ediyor. Okuldaki ilk günün genellikle birçok kişi için hayatındaki en zor günlerden biri olduğunu hatırlayalım. Örneğin kreş ortamı aile dışına ilk kez çıkan çocuk için gerekli olan fiziksel ve psikolojik korunma ortamını sağlamak zorunda. Yuva mekanları hem ev ile dış dünya arasındaki yumuşak geçişi sağlamak, hem de davet edici ve uygun bir ölçekte olmak durumunda.
Eğitim yelpazesinin en son basamağı olan üniversite ortamı ise daha ‘geçirgen’ olmak, sivil hayatın tüm aktörlerinin katılımına açık bir yapıya sahip olmak zorunda. Burada iki temel yaklaşımdan söz edilebilir: birinci anlayış Cambridge ve Oxford gibi üniversitelerde gördüğümüz model. Bu model Avrupa’nın ilk üniversitelerini kuran papazların mirası aslında. İçine kapanık, bir anlamda manastır yaşantısına benzer bir anlayış üzerine inşa edilen ve 19. yüzyılda da başarılı örnekler veren bir yaklaşım bu. Üstelik güncel uygulamalara esin kaynağı olabiliyor. Hala dolaşımda olan bir model kısacası.
Diğer yandan daha karma bir model var ki bu günümüzün çoğulcu ve demokratik yapılanmasına daha uygun görünüyor. Yani hem akademik işlevlere ağırlık verilen, hem de yerel grupların da içinde yer alabildiği kurgulara açık bir model bu. Böylece gençlerin toplumun daha geniş kesimleri ile temas halinde olabildikleri, diyalog kurabildikleri bir yaklaşım ve giderek yaygınlık kazanmakta. İşte bu noktada kamunun yönlendirici tavrı önem kazanıyor: yani sıradan olanı kurumlaştırmamak...
* Hall, Peter, “Cities in Civilization”, Pantheon Books, N.Y., 1998, s: 986
|