1960’ lardaki Tıkanma ve Jane Jacobs’ın Katkısı Cem İlhan
Jane Jacobs ve 1962’de yayınlanan Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölüm Kalımı ( The Death and Life of Great American Cities ) kitabı 20. yüzyılda kent üzerine üretilmiş söylemler arasında önemli bir köşetaşı olarak addedilir. Geliştirdiği argümanın merkezindeki soru şudur: neden bazı şehirler tüm planlama müdahalelere rağmen çökerken, bazı kent parçaları – teori tam tersi olması gerektiğini söylerken - tüm canlılıklarıyla yaşamaya devam etmektedir?
Çok genel olarak tarif etmeye çalışılırsa, Jacobs’un eseri 1960’lara kadar üretilmiş kent planlama teori ve anlayışlarını radikal bir şekilde eleştirir. Ortodoks olarak nitelendirdiği Amerikan kent yenileme ve şehir planlama politikaları deyim yerindeyse bombardımana tutulur bu eserde. Jacobs’la birlikte kent merkezlerinin özünde yatan yaşam ve cevhere, bu bölgelerin ‘düzenli düzensizliğine’ dikkat çekilir. Jacobs kentlerin gerçekte nasıl “işlediği” ile nasıl “işlemesi gerektiği” ni dayatan ortodoks planlama anlayışları arasındaki ayrımların altını çizer 1. Amerikan kentlerinin iş bölgelerinin barındırdığı “hayat” ve “hareketliliği” , dikkatlice ve özenle “planlanmış” bölgelerin cansızlığı ile kıyaslar. Daha sonra da yaşayan bu tip yerlerin nasıl sistematik bir şekilde yokedildiğine dikkat çeker. Günün anlayışı artık olguların işleyiş mantığını anlamaya çalışmak yerine, üretilen her ne olursa olsun insanları nasıl çabuk ve kolay bir şekilde “dış görünüşü” ile nasıl etkileyebileceği, bunun nasıl yapabileceği ile ilgilidir. Jacobs aslında bir tıkanma döneminin (1960’lar) tipik anti -konvansiyonel söylem üreticisidir. 1960’larla birlikte savaş sonrası dönemdeki kentin yeniden üretimi, yıkılan şehirlerin yeniden inşaa edilmesi sürecinde gelinen nokta hiç de iç açıcı olmamıştı. Önerilen ve ortaya koyulan örnekler tam bir başarısızlığa işaret ediyordu. Her ne kadar temel alınan örnekler 1920 ve 1930’ların modernist ideal tiplerinden hareket ediyor gibi gözükse de , sonuçta ortaya çıkan yapılar ve üretilen çevreler aslında bu ilk projelerle ortak bir yan taşımazlar. 1946’da bitirilen Grindelberg yerleşimi bir anlamda Avrupa’nın 1950’lerde başına geleceklerin habercisidir.
Jane Jacobs ve yazdıkları böyle bir tıkanma döneminin perspektifi içinde değerlendirildiğinde anlam kazanır. Jacobs’ın getirdiği eleştirilerden 1960’lara kadarki belli başlı planlama anlayışlarının üreticisi olanlardan payını almayan kalmaz. Temelde üç anlayış hedef tahtasındadır: Howard (Garden City), Le Corbusier (Radiant City) ve Burnham (City Beautiful).
Bahçe Şehir hoş bir hayaldir, bir romantizmdir ve özü itibariyle bir anti-şehir fikridir. Büyük kentlerden “ümidini kesen” bir yazarın desentralist şehirleşme önerisidir. Sorun ise şurada yatmaktadır: Bahçe Şehir her şeyin kontrol altında tutulduğu 2, bütünlükçü (wholesome), büyük kente bir alternatif olarak üretilmiş, metropolisin o çok katmanlı kültür hayatından kendini “soyutlamıştır” adeta3. Ne yazık ki kent planlaması daha sonraki evrimleşme sürecinde kendi iç sorunlarına bir çözüm olarak Bahçe Şehiri sık sık farklı şekillerde de olsa gündeme getirmiş, metropolisin kendi içsel sorunlarını çözmeye çalışırken bu anti-kent konseptini uyarlamaya çalışmıştır. Kısacası probleme yanlış gözlükle bakılmış, büyük kentleri altkent ve kasabaların işleyiş mantığı ile ele almak hatasına düşülmüştür. Çözüm üretmeye böyle bir yanlış kabulden başlanmıştır.
Hedefteki ikinci model Le Corbusier’nin meşhur Radiant City’sidir. Jacobs ilginç bir benzetmeyle bu fikri “düşey Bahçe Şehir” olarak nitelendirir. Le Corbusier Bahçe Şehir’ de doğanın ulaşım ağları ve evlerin zemindeki yoğunluğu altında ufalanıp gittiğini, vaadedilen ayrışmanın (seclusion) en sonunda kalabalık bir yerleşmeye dönüştüğünü iddia eder. Son derece “anlaşılır” ve “berrak” bir kent imgesi önerir Radiant City’de. Hektar başına 3000 kişi gibi bir yoğunluk da tutturulur. Araba da daha önce olmadığı kadar hesaba katılır ama proje eninde sonunda tanımsız yeşil alanları ve vahşi bloklarıyla tam bir ego merkezli dayatmaya referans verir Jacobs’a göre.
Jacobs tüm “dağıtma”, “ayrıştırma” ve “desentralize” etmeyi teşvik edici söylemleri sorgulamaya çağırır bizleri. Peki kendisi neyi savunmaktadır? Alaşağı edilenlerin yerine neyi koyar? Jacobs’a göre sayılan yaklaşımların kent ile ilgili olarak anlamadığı bir nokta vardır: yoğunlaşan ve büyüyen şehirlerin özlerinde barındırdıkları, yaşayan, işleyen kaliteleri 4. “Radiant Garden City Beautiful” deyimi Jacobs’un anti-ortodoks söylemini çok çarpıcı bir şekilde ifade eder. Kendi argümanını ve iddialarını desteklemek üzere sıradan görünümleri ve hadiseleri inceler. North End/ Boston’da olup bitenlerin tüm beklentilerin aksini ispatladığını, “yaşanan” durumun akdemizmin iddialarının tam tersini gösterdiğini tartışır. Sosyal istatistikler plancıları yalanlarcasına North End’de yaşayanların sosyo-ekonomik açıdan başarılı bir deneyimin aktörleri olduğunu gösterir. Burada konvansiyonel teorinin indirgemeye ya da elimine etmeye çalıştığı karakteristikleri gündeme getirir. Yani “yüksek yoğunluk”, dar ve tıka basa dolu sokaklar, eski yapılar; barınma, ticaret ve endüstriyel kullanımların “birarada” varolması. Bunlar tam da Jacobs’ın olmazsa olmaz diye tanımladığı değerlerdir. Ekonomik ve sosyal ilişkilerin oluşturduğu dokunun canlılığı ve farklılıklarının (kimlik) bu kullanımların birarada varoluşu mümkün kılar. Bu “durumların” yaratılması mümkün olduğunca teşvik edilmeli ya da oluşabileceği ortamlar yaratılmalıdır. Tüm kent planlama teorisi ve şehir tasarım sanatı bu prensipler ışığı altında yeniden gözden geçirilmelidir. Bütün bunlar jacobs’un plancılara ve kent yöneticilerine “rehber” olacak önerileridir.
Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölüm Kalımı sürekli olarak gündemde kalmış, tazelğini koruyan bir yapıttır. Yayınlandığı 1960’lardan bu yana ortaya koyduğu kavramlar etrafında ateşli polemikler yaratmayı başarmıştır. Olup biteni “tersinden okumaya” çalışır Jacobs 5.
Tekrar en başa dönersek; Jacobs’ ı 1960’ların atmosferi içinde değerlendirmek gerektiği ortaya çıkar. Grindelberg yerleşiminden sonra yaşanan 1950’li ve 1960’lı yılların fiziksel çevre üretimine baktığımızda adeta bir Kieslowski filmi seyreder gibi olur insan. Ne yazık ki bu döneme yapılan haklı eleştiriler 1920’li yılların örnekleri üzerinde gitmez: tam aksine 1960’ların tipleşen örnekleri, yeniden üretilerek dolaşıma sokulan örnekleri üzerinden gider. 1960’lar ve sonrası bir çıkış arayışını simgeler. Tıpkı 1920’lerin 19. yüzyılı reddetmesi gibi, bu dönem de önceki dönemin bir yadsınmasıdır aslında.
Cem İlhan
DİPNOTLAR
|