Türkiye’de  Modernleşme Sürecinde Özel Girişim ve Kentleşme

Cem İlhan

 

Giriş

 

1950 ve onu izleyen yıllar kentleşme ve onun doğal sonucu olan büyük konut ihtiyacı açısından  üzerinde tartışılmayan bir dönüm noktasıdır. Yine aynı dönemde özel girişimin üretime artarak ağırlığını koymaya başladığını, bu anlamda modernleşme sürecinin de yeni bir mecraya girdiğini görüyoruz. Bu yazının merkezine oturan ve yanıt aradığı soru şudur: Yeni sanayileşme hamlesinde  Türkiye modernleşmesi kentleşme için gerekli olan kaynakları neden yaratamamıştır?

 

Konuya açıklamalar getirilirken bir taraftan sosyo-ekonomik nedenler üzerinde dururken, bir yandan da geliştirilen argümanın subjektif bir alana kaymaması için yapılan değerlendirmelerde ağırlıklı olarak sanayileşmenin içeriği, yatırımların dağılımı ve sektör öncelikleri gibi kriterleri kullanmaya çalışacağım. Böyle bir yöntem ilk başta sorduğum sorunun ve buna verilebilen yanıtların nesnel bir zemine oturtulabilmesi sağlayacaktır sanıyorum.

 

Öncelikle kavramları netleştirmek gerekiyor. Bu noktada kentleşme kavramından neyi kastettiğimi açmak ve ‘kentsel donatı-sız’ bir örüntüye sahip yapılaşmadan bahsettiğimi belirtmek istiyorum. Yani ağırlıklı olarak kent dokusunu oluşturan konutlar ve bunların dışında kalan yol, otopark, yeşil alan, metro istasyonları, kanalizasyon, telefon ve enerji şebekeleri gibi altyapı donatılarının yetersiz olduğu ya da hiç olmadığı bir fiziksel olgudan bahsediyorum. Yine aynı çerçevede, kentsel donatıya sahip konut alanlarının üretilmesine uzak duruşun nedenleri üzerine açıklamalar getirirken, kamu sektörünün değil de özel sektörün yaklaşım ve yatırım tercihleri üzerinde duracağım. Bu noktada “özel girişimci” konumundaki aktörün özelliklerini biraz daha netleştirmek kritik bir önem taşıyor. İlk önce yap-sat düzeni içinde yer alan müteşebbis aktörleri incelemenin dışında tutmak gerekiyor. Her ne kadar yap-sat düzeni içinde yer alan müteahhit  ve arsa sahiplerinin birikimleri ile üretilen miktar bugüne kadar inşa edilen kentsel konut miktarının %40-45 ‘ini  oluşturuyor olsa da girişimci ölçeği olarak tekil ve etki alanı daha sınırlı bir aktörü temsil ediyorlar1. Burada daha çok istihdam ettiği kişi sayısı ve üretim kapasitesi açısından büyük sermaye birikimine sahip girişimciler kastedilmektedir.

 

1950 - 1980 ARASI DÖNEM

 

1950 öncesi döneme baktığımızda ‘toplumsal hareketlilik’ bağlamında ortaya sorun çıkartacak ölçekte bir sanayileşme ve bunun sonucu olan bir kentleşme olgusu yaşanmamıştır. Yani bu dönemde kentlerin kabuk değiştirmesi paranın, mal emtianın bir talebi ve sonucu değildir. 1950 sonrası ise bilindiği üzere sanayinin İstanbul-Sakarya-Bursa üçgeni arasında kalan bölgede artarak yoğunlaşması ve üretim için gereken işgücünün de ağırlıklı olarak bu bölgede yoğunlaşmasını doğurmasıdır2. 1950 sonrası dönemin Türkiye modernleşmesi açısından tam bir ters-yüz oluş olduğunu biliyoruz. Bu radikal dönüşümü kamu ve özel sektörün yatırım tercihleri açısından ele alırsak şunu görüyoruz: 1950 öncesinde kentlerin imarı hep kamu girişimleri ve insiyatifleri ile gerçekleştirilmiştir. 1950 sonrası ise tam tersi olmuş özel girişim (küçük-orta ölçekli girişim) neredeyse kamuyu silmiştir. 1950’den önce devlet ve kamusal yaşam modernleştirilmiş, piyasa toplumunun kurulması ise arkadan gelmiştir.

 

Artan toplumsal hareketlilik kentlerin fiziksel çehresini hızla değiştirmiştir. 1950 öncesi dönemde sadece devlet ve sosyal hizmet binalarının, sınırlı olarak da caddelerin inşa edildiğini söyleyebiliriz. 1950-1980 arası dönemde ise neredeyse sadece apartman yapılmıştır. Konut üretimine ‘küçük ölçekli girişim’ egemen olmuştur. “Küçük girişimciler apartmana ve dükkana, kamu da asgari standarttaki yol ve altyapıya, esas olarak da şehirlerarası yollara ve tarımsal sulama tesislerine yatırım yaparken, dönemin bir diğer yaygın kamu alanı olan inşaat sektörü mekanları da, orta ve büyük ölçekli sermaye tarafından gerçekleştiriliyordu3.”  Burada metropol çeperlerinde yer alan fabrika komplekslerini ve sanayi sitelerini, otogar ve benzin istasyonlarını da saymak gerekiyor.


Sektörlerin yatırım tercihleri açısından bakarsak kentsel mekanın üretimini kamu ve özel girişim insiyatifleri üzerinden incelediğimizde ortaya şöyle bir tablo çıkıyor:

1950 Öncesi Dönem Yatırımları

Kamu

Büyük Ölçekli Özel Girişim

 

  • Kamu yapıları: modern devletin fonksiyonlarının gerçekleştiği binalar
  • Altyapı yatırımları: yol, su şebekeleri, istasyonlar, limanlar ve sirkülasyon şebekesi

 

Lojman ve benzeri yapılar

 

Kent bu anlamda dönüşürken orta ve büyük ölçekli sermayenin kente yatırım yapmayı tercih etmediği, bundan uzak durduğu görülüyor. Bu alan küçük birikim sahipleri, müteahhit ve arsa sahiplerinin birleşerek oluşturdukları yap-sat modeli ile hem de çok etkili bir ölçekte tüm ülke genelinde yaygın bir üretim biçimine dönüşerek  doldurulmuştur. Bu noktada kamu ‘asgari’ düzeyde gerçekleştirilmiş yol ve altyapıya yatırım yapmış, bu arada şehirlerarası yollar, tarım sulama tesisleri vb. asli görevlerini de yerine getirmeye devam etmiştir. Şematize edersek:

1950-1980 Arası Dönem Yatırımları

Kamu

Küçük Ölçekli Sermaye ve Tasarruf Sahipleri

Orta ve Büyük ölçekli Özel Sermaye

 

  • Asgari düzeyde gerçekleşmiş yollar
  • Altyapı şebekesi
  • Şehirlerarası yollar
  • Tarım,sulama tesisleri

 

  • Apartman inşaatı

 

  • İmalat sektörü mekanları: Metropol çeperinde fabrika kompleksleri vb.

 

1960 sonrasında yükselen sektörlere baktığımızda  inşaat sektörünü göremiyoruz. Başta beyaz eşya ve otomotiv olmak üzere tekstil, gıda, cam sektörlerinin giderek ağırlık kazandığını görüyoruz. Türkiye’de sanayileşmenin alt sektörlere göre yönelimi, gıda, tekstil gibi tüketim mallarına yönelişle başlar. 1950’lerde ithal ikameciliğin kolay aşaması denilen bu yönelişle gıda, tekstil-
konfeksiyon gibi sektörlere yatırım  yapan özel sektöre karşılık devlet, daha çok  kağıt çimento, metalurji, demir-çelik ve petrokimya sektörlerine yönelir:

 

 

 


Özel sektör ikinci aşamada beyaz eşya ve otomotiv gibi  dayanıklı tüketim malları  sektörlerine yönelir:

Kaynak: Sönmez MUSTAFA, 100 göstergede Kuruluştan Çöküşe Türkiye Ekonomisi, İletişim Yayınları, 2003
Kaynak: Sönmez MUSTAFA, 100 göstergede Kuruluştan Çöküşe Türkiye Ekonomisi, İletişim Yayınları, 2003

 

Türkiye sanayicisinin gelişme tarihine baktığımızda tüm dönemlerin yaygın eğilimi ve iş ortamının ortak özelliğinin“belirsizlik” kavramı etrafında şekillendiği görülür. Belirsizlik söylemi aynı zaman dilimi içinde farklı etkinlik alanlarına yönelimi teşvik etmiştir. Bunun istisnası olan az sayıda holding vardır. ENKA, STFA (inşaat) ve Eczacıbaşı (hijyen) belli alanlar odaklanmış ve ihtisaslaşmış kuruluşlar olarak göze çarpar 4. Fakat kentin üretiminden uzak duruşun esas belirleyicisi bu alanın kar alanı olarak görülmemesi, diğer sektörlerin daha cazip olarak değerlendirilmesidir. Türk iş anlayışının temel özelliklerinden birisi, sanayi merkezli değil ticaret merkezli olmasıdır. Türk işadamı bırakın kente yatırım yapmak, sanayi alanına bile uzun dönemli bağlanmaktan kaçınmakta ve normalin üzerinde bir kar ve amortisman beklemektedir. Kısacası spekülatif hedefler sanayi üretimindeki verim ve kar artışı hedeflerinin önünde gitmektedir.5 Bu noktada kentlerde büyük sermayenin kar beklentilerine cevap bir hareketliliğin olup olmadığına bakmak gerekiyor. Sakarya-İstanbul-Bursa üçgenininde büyük bir yığılmanın olduğunu, ülkenin dörtte birinin bu bölgede yaşadığını biliyoruz. Yani o dönemde en azından Türkiye’nin bu bölgesinde ‘kentin üretimine’ ilişkin faaliyetlere büyük bir gereksinim olduğu açıktır. Bu durum bugün de devam etmektedir. Ancak özel girişimin sermayesi bu gereksinmelerin doğurduğu faaliyet kolları üzerinden birikmemiştir. Buradan şu sonuç çıkarılabilir: gereksinmeler karşılan(a)mamıştır ve yapıl(a)mamıştır. Aksi halde özel girişimin bu işlere talip olması gerekirdi.

 

Türk girişimcisinin kentin üretimine dönük faaliyet alanlarını kar alanı olarak görmeyişinin nedenleri kendi tercihlerinden kaynaklanmamıştır. Çok şematize edilmiş bir ifadeyle bunun nedenlerini 2. Dünya Savaşı sonrasında dünya kapitalizminin ABD öncülüğünde kurduğu tüketim toplumunun dayattığı düzende aramak gerekiyor. Bu dönem, sanayi devriminin 2. aşaması olarak adlandırabileceğimiz toplu tüketim devrimini gerçekleştirecek bir üretim kapasitesine ulaşmasıdır. 1950’ler ve sonrası ambalajlı gıdaların doldurduğu süpermarket zincirlerinin, otomotiv sektörünün, beyaz eşyanın, televizyonun, mutfak aletlerinin çığ gibi üretilip dünyayı sardığı bir dönemdir. Türkiye’de bu dalgaya aynı dönemde yakalanmıştır. Kısacası dünyada neden kar ediliyorsa  Türk girişimcisi de o sektörden kar etmeye yönelmiştir.


Türk özel girişimcisi de aynı faaliyetlerden kar etmiştir. Sermaye bu malların üzerinden birikmiştir. Kaynaklar bu sektörlere aktarılmış, alınan krediler bu alanlarda kullanılmıştır.

 

Türkiye’nin – dar anlamda da Türk özel girişimcisinin bu işleyiş içinde kentin üretimine ayıracak kaynağı olmamıştır. Yani bir yandan kentsel donatıların üretimine katılıp, hem de diğer faaliyet alanlarını finanse edecek kapasitesi olmamıştır.

 

1980 SONRASI DÖNEM

 

Türkiye’deki ortam ve piyasadaki hareketlilik 1980’lere kadar büyük şirketlerin kar beklentilerine cevap verecek, onların kentin üretimine katılmalarını cazip hale getirebilecek bir ölçekte değildir. İthal ikameciliğin zor aşaması denilen yatırım mallarına yönelmeden 1980’den başlayarak ihracata dönük sanayileşme  stratejisi benimsenmiş ama tüketim malları ve dayanıklı tüketim mallarının ihracatı ön plana alınmıştır. 1980 sonrası sanayi yatırımlarında da  ara malı  ve yatırım  malı sanayisine  yöneliş sözkonusu olmamıştır. Bunları yapabilecek kamu sektörü ise sanayiden geri çekilmiştir.

 

1980 sonrasında sanayileşmeden giderek vazgeçildiğini ve başka sektörlerin revaçta olduğunu görüyoruz. Bunlar arasında finans, bilgi-işlem, telekomünikasyon, medya, seyahat sektörleri başta geliyor.

 

Kaynak: Sönmez MUSTAFA, 100 göstergede Kuruluştan Çöküşe Türkiye Ekonomisi, İletişim Yayınları, 2003

 

Aynı dönemde büyük ölçekli  sermayenin toprağa ve gayrimenkule yatırım yapmaya başladığını görüyoruz. 1980’den önce kent dışı ucuz arsalarda daha çok  sabit sermaye yatırımı olarak büyük fabrika komplekslerini görürken, 1980’ lerden sonra büyük ölçekli sermaye birikim kanallarından biri olarak büyük toprak ve bina yatırımları gözlenmeye başlamıştır. 1980’lere kadar özel girişimin kendi çalışma mekanları da apartmanlardadır. Ancak 1980’lerden sonra MİA kavramının ortaya çıktığını, devlete ait yapılar dışında, özel sektöre ait ihtisaslaşmış ofis yapılarının ancak bu dönemden sonra inşa edildiğini biliyoruz. Bu aşamadan sonra işyerlerinin de kendi piyasası oluşmuş, bir yatırım aracı haline gelmişlerdir.



 

 

Yine aynı dönemde inşaat firmalarının büyük altyapı faaliyetlerine yönelmeleri üzerinde durmak gerekiyor. Ancak belirtmek gerekir ki söz konusu inşaat firmaları da iç talepten değil Rusya, Libya ve eski SSCB’nin dağılması ile kurulan cumhuriyetlerin büyük ölçekli yeni imar talepleri ile kurulup gelişip büyümüşlerdir. STFA gibi firmaların faaliyet alanlarında yol, baraj, viyadük gibi yapılar olmakla birlikte konut üretimini göremiyoruz.

 

Aynı dönemde kamunun radikal bir müdahalesi sözkonusu olmuş, Toplukonut Kanunu, TOKİ ve Toplu Konut Fonu’nun kurulması ile inşaat sektörü konut üretimi üzerinden canlanmıştır. Artık özel sektör sistematik olarak inşaat sektörüne ve gayrimenkule yatırım yapmaya başlamıştır. 1980’lerin sonundan  itibaren  büyük ölçekli sermaye ‘developer’ olarak piyasaya dahil olmuştur. İlk alışveriş merkezleri, beş yıldızlı oteller, Tatilya ve Carrefour gibi “karlılık” ile test edilen, yapılabilirliği getirisi ile ölçülen kamusal mekanlar üretilmeye başlamıştır. Ancak yine de park, açık alan, spor kompleksi, rekreaktif mekanlar gibi kentsel altapı donatısı üretiminden bahsedemiyoruz. Oysa Avrupa’da 19.yüzyılda büyük ölçekli semayenin özellikle de banka kuruluşları ve sigorta şirketlerinin, sadece arsa spekülasyonu ile yetinmeyip altyapı ve üstyapı faaliyetleriyle de ilgilendiklerini biliyoruz. Kentsel donatı onların ilgilendikleri bir konudur ve kar alanları içindedir 6.

 

Özel girişim son yıllarda ‘gayrimenkul yatırım ortaklığı’ (GYO) modeli ile örgütlenerek yüksek kar marjı olan yatırımlara yönelmiştir. İş-Koray, İş Gayrimenkul, EMTA, MAYA, Eczacıbaşı gibi kuruluşlar gerek kent merkezinde rant getirisi yüksek iş ve alışveriş merkezi gibi inşaatlara gerekse kentdışı arsalarda yüksek gelir gruplarını hedefleyen konut yatırımlarına girmektedir.



SONUÇ

Büyük sermaye sahibi Türk özel girişimcisi 50 yıllık geçmişinde piyasa toplumuna kısa zamanda adapte olmuş ancak yatırımlarını piyasanın yönlendirdiği gündelik reflekslerle sürekli olarak farklı alanlara kaydırmıştır. Yeterli kaynakların kentsel donatıya ayrılmaması, kamunun üzerine düşen “regüle edici” rolünden giderek uzaklaşması özel sektörü kentin üretiminden -yukarıda sözü edilen sınırlı yatırımlar dışında- uzaklaştırmıştır. Bu durum kent mekanının yap-sat, gecekondu ve kooperatif modelleri ile şekillenmesini doğurmuştur. Kent mekanı üzerindeki “yaygın rant” ın varlığı kaynakların başka alanlara kayması ile birleşince kent bütününde orta ve uzun vadeli bir vizyon ortaya koyabilecek planlama insiyatiflerinin çıkabilme olasılığı da bir hayli azalmıştır.

 

 

 

KAYNAKLAR

SÖNMEZ Mustafa, 100 Göstergede Kuruluştan Çöküşe Türkiye Ekonomisi, İletişim Yayınları, 2003

BUĞRA Ayşe, ‘Devlet ve İşadamları’  , İletişim Yayınları, 1997

BENOVELO Leonardo, The Origins of Modern Town Planning, MIT Press, Massachussets, 1985

TÜZÜN Gürel, 1950-1960 Döneminde Sanayileşme, “75 Yılda Çarklardan Çiplere” içinde, Tarih Vakfı-İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 1999

SOYAK Alkan, Planlı Dönemde Sanayileşme, “75 Yılda Çarklardan Çiplere” içinde, Tarih Vakfı-İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 1999

BİLGİN İhsan, Modernleşmenin ve Toplumsal Hareketliliğin Yörüngesinde Cumhuriyet’in İmarı, “75 Yılda Değişen Kent ve Mimarlık” içinde, Tarih Vakfı-İş Bankası Kültür Yayınları İstanbul, 1998

 

DİPNOTLAR

6. Avrupa ve ABD’de sanayileşme döneminde gerçekleştirilen kamusal nitelikli inşaat yatırımları ile ilgili birçok çarpıcı örnek verilebilir: daha 1850’lerde işverenler işçi köyleri (company town) kurulması yönünde birtakım girişimlerde bulunmuş ve bu tip projeleri gerçekleştirmiştir. Üstelik bu tür girişimler devlet tarafından özendirilmiş, hatta kimi zaman sübvanse edilmiştir. 1863-1875 arasında Krupp’lar Essen kenti çevresindeki işçi siteleri, 1851’de Lord Shaftebury ‘nin ilk sübvansiyonlu konut yasalarını meclisten geçirerek (kendi işçileri için bile olsa) Saltire kentini inşa ettridiğini biliyoruz. ABD’de 1876’da A.T. White’ın kurduğu gayrimenkul şirketinin New York Brooklyn’de inşa ettiği halk tipi apartmanları sayabiliriz. Fransa’dan da örnekler verilebilir: Puteaux’nun özel tek katlı evler üretip yılda 200 fr. 15 yıl vadeli konut pazarladığını, Cauvelot adında bir yatırımcının  düzenli geliri olan işçi, sanatkar ve memurları mülke bağımlı kılmak için de olsa küçük altkent parselleri alıp sattığını biliyoruz. Daha çarpıcı bir örnek 2. İmparatorluk döneminde  devletin de desteklediği bir özel girişim olan Societé Mulhosienne des Cités Ouvrieres (1853) özel sermaye birikim ve devletin desteği ile yol ve açık alanlara yatırım yaptığını biliyoruz. Bu kuruluş 1867’de 250-300 fr. Peşin ayda 18-20 fr. 15 yıl vadeli 1000 den fazla  1-2 katlı çok küçük evler inşa etmiş, satmış ya da kiralamıştır.

 

 

geri dön > YAZILAR