KONUT HALA GÜNDEMDE (Mİ?)Cem İlhan
Mimarlar konut alanında gittikçe daha az rol üstleniyorlar. Konuya ilgisizlik ya da fırsatların azlığı başlıca nedenler arasında sayılabilir. Ama gerek insani gerekse çevresel nedenlerle mimarlığın hayal gücüne özellikle bugün daha çok ihtiyacımız olduğu da bir gerçek. Konut, bir anlamda şehirlerin bağlayıcı maddesi. Kapladıkları alan şehir dokusu içinde diğer kullanım alanlarından çok daha fazla. Doğal olarak şehir merkezlerinin dışına çıktıkça kullanım olarak konutun ağırlığı daha da artıyor. Konutlar esasen kendi dışlarında kalan çalışma, rekreasyon, eğitim, sağlık vb. kullanımların içine yerleştiği matrisi oluşturuyorlar. Mimarların üretimleri ağırlıklı olarak bu matrisin içinde tekil ürünler olarak yer alıyor. Ne mimarlığın ne de ilgili disiplinlerin konutla erken modernizm döneminde olduğu kadar uğraşmaması, konut üzerine taze fikirler geliştirememiş olmaması trajik bir durum yaratıyor. Geçtiğimiz otuz yıl içinde ‘mesleğin ana problemi olarak konut’ konusundan adeta uzaklaşıldığı, mimarların bu konudan giderek kendisini soyutladığını, yokmuş gibi saydığını, ihmal ettiğini tartışıldı. John Turner , Colin Ward gibi radikaller mimarların genellikle tekil konut projeleri ile ilgilenip konunun daha çok biçimsel yanı ile uğraştıklarını , mimarlık pratiğinin kendisinin de bu durumdan yarar sağlayacağını sanmasını eleştirdiler. Bir anlamda Modern Hareketin erken dönemlerinde başlayan evliliğin, yani mimarlıkla konutun arasındaki evliliğin boşanmayla sonuçlandığı savunuldu. Bazıları için bu evlilik daha en başından keyfi bir evlilikti. Bu inanış aslında 20’ler ve 30’lardaki Taut, Oud, Scharoun, Lubetkin ve diğer idealistler hakkındaki acımasız yargılamayı gösteriyor. Bu düşünceler genellikle uzun süren Thatcher dönemindeki uygulamalar sırasında sosyal konuta karşı oluşan acımasız baskı döneminde ortaya atılmıştır. geleceğe dönük ümitlerin tükenmiş gibi gözükütüğü bir dönemdir bu.
Konut ve Biz Profesyonellerin RolüÖzellikle İngiltere’de olup bitenlere baktığımızda gerek radikal muhalifler1 gerekse eleştirdikleri Thatcher döneminin, aslında 50 ve 60’lı yılların açık bir şekilde başarısız olan kamu kesiminin işlettiği projelere karşı bir tepki olduğunu görürüz. Burada akla hemen şu soru geliyor: acaba erken modern mimarlık hareketi politikacıların belirlediği tutkulu konut rakamlarını ve üretim hedeflerini tutturmak isteyen inşaat sektörü ve bürokrasi arasında yapılan bir anlaşmaya mı kurban edilmiştir? Şüphesiz bu başarısızlığın nedenleri çeşitlidir – konut yönetiminin başarısızlığı, maliyet limitlerinin saptanmasında yapılan yanlış hesaplar, taahütlerdeki aşırı iyimserlik gibi noktalar mimar ve plancıların içine düştükleri açmazlar gibi gözüküyor. Tabii ki profesyonel hataları da saymak gerekiyor. Bazılarına değinirsek: aşırı büyük ve tek işlevli yerleşmeler, kullanıcıların kültürel ve ekonomik ihtiyaçlarını anlayamamak, ilkel endüstriyel metodlar ve yarattığı sonuçlar hakkındaki önyargılar, topografyaya ve sosyal çevreye karşı duyarsızlık bunlar arasında başlıcalarıdır. Mesleğin düştüğü bu durumdan genellikle kastedilen şey bundan böyle konut yaratımında mimarlık disiplinin önereceği pek bir şeyin kalmamış olduğu iddiasıdır. Bir taraftan konut olgusunun sadece ticareti ile ilgilenen grup vardır ki onlar mimari hizmet ya da katkının bu süreçte neredeyse tamamen gereksiz olduğunu açık bir şekilde savunmaktalar. Böyle düşünen konut üreticileri mimarların ya da tasarım insiyatiflerinin olabilecek en az katkısıyla bile sorunları çözebileceklerine inanmaktadır. Diğer yanda mimari hizmetin sıklıkla ‘toplumsal problemlerin’ üzerini örtmek üzere kullanıldığını savunanlar geliyor. Burada mimarinin konu ettiği ürünün çekiciliğini yapay bir şekilde arttırdığını, neredeyse bir ambalaj ya da makyaj şekli olduğunu iddia etmekteler 2. Ne var ki iki tarafın da göz ardı ettiği konu şudur: yapıların kendi kendine varolmadığı, her yapının bir ‘ilk’ örneğe (precedent) dayandığı. Örnek ise genellikle yenilikçi tasarımlarla ortaya konulan bir şeydir. Özellikle Avrupa’da 70’lerden sonra toplukonut üreticilerinin kent çevresinde gerçekleştirdikleri ürünler, çoğu zaman orası burası budanmış kötü taklitler bile olsalar aslında erken 20. yüzyıl konut mimarlarının işlerine yaslanır. Yine de bazı düzeyli uygulamalar gerçekleştirilebilmiştir.
Mimarlığın olsa olsa güç ilişkilerini örten bir kamuflaj olduğunu savunanlar ise şu gerçeği göz ardı etmemeliler sanırım: mekansal oluşumlar insan hayatını derinden etkilemektedir. Mekanın oluşumu da çoğunlukla mimar ve kent tasarımcılarının evvelden koymuş oldukları emsallere dayanıyor. Şu anda ihtiyaç duyduğumuz şey ise daha çok ‘emsal’! belki bu emsaller şimdilik küçük ölçekli olmak zorundalar. 2. Dünya Savaşı sonrasının devasa uygulamalarını hatırlarsak küçük uygulamaların daha etkili olabileceği düşünülebilir. Hem ölçek biraz da gereksinimle ilişkili. Bir yanda Çin gibi çok yüksek oranda bir üretimi zorlamak durumunda olan ülkeler var. Ama Çin 80’lerin Postmodern ucubelerini tekrarlamak zorunda mı? Bizim için de durum pek farksız değil. Artık ekonomik konut büyüklüklerini gerçekleştirmemiz gereğini maskelemek, kamusal alanı düşünmeden kalitesiz ve sıradan yapılar üretmek yerine gündeme getirilmesi gerekenin şu olduğu açık : mimarlara konut birimi ve çevresindeki yaşam kalitesini arttıracak denemeleri gerçekleştirecek fırsatlar verilmesi gerekiyor. Artık Türk mimarlarından taklit edilebilir yapı sistemlerini makyajlayıp sunmalarını beklememeli. Geleneksel konut uygulamaları ve birikimlerden de çıkarılacak dersler var. Yüksek yapılaşmanın alternatifi olabilecek, sosyal ve bireysel alanda kıyaslanamayacak kadar zengin alçak-yoğun uygulamalar üzerinde çalışılmasında büyük fayda var. 80’li yılların ortalarında Londra’da bazı uygulamalar gerçekleştirilmiştir. Bu dönem yüksek tekil bloklara hem tepki hem de bir alternatif olarak sunulan alçak-yoğun yerleşmeler dönemidir.
Crown Reach –Londra, Mimarlar: N.Lacey ve Jobst, 1984
Kriterler Neler Olmalı ?Konut alanındaki yeniliğin düzeyini nasıl değerlendirebiliriz? Birçok kriter sayılabilir, ama son zamanlarda bunlardan üç tanesi oldukça ön plana çıkıyor: yoğunluk, karışım (mixed development) ve aidiyet (kimlik). Ülkemizdeki şehir merkezleri çevresinde gerçekleştirilmeye başlanan ve planlanan yatırımların 3 konut yoğunluğunu arttıran alternatifler üzerinde düşünmesi gerekiyor. Aksi takdirde sonsuzca büyüyebilecek bu tip banliyö yerleşmeleri, tarım alanlarını ve elde kalan yeşil alanları yutacak gibi. Kent çevresindeki önerilen yaşamın belli avantajları var. (Kendine ait yeşil mekan, mahremiyet, doğa ile yakın ilişki vb.) bunlar alçak-yoğun yerleşmelerle de sağlanabilir. Bu yaklaşım, artan ulaşım zamanlarının azalması, bu tip konut alanları için gerekecek enerjinin naklindeki azalmalar ve daha az sayıda arazinin iskana açılması açısından mantıklı gözüküyor. Aynı prensipler kent merkezlerinde gerçekleştirilecek projeler için de geçerli olabilir. Mimarların göstermesi gereken şey yoğun yerleşim tasarımlarının gerçekleştirilebilir bir seçenek olduğu, insan yaşantısına zenginlik katabileceğidir. Fonksiyonların karışımı (mixed development) hayati bir konu olagelmiştir. İçinde yerel dükkanların, kafeterya ya da benzeri buluşma mekanlarının olmadığı tek fonksiyonlu büyük konut bloklarının yarattığı sorunlar ortadadır. Örnek bir proje olarak Maki’nin etaplanarak uygulanan Hillside Terrace (Tokyo) projesi ilk sayılabilecek örneklerden. Yaş karışımı da aynı derecede önemli bir kriterdir. Avrupa’da savaş sonrası yerşleşimleri ağırlıklı olarak genç ailelerle doldurulmuştu. Aynı gettolarda çocukları ile yaşlanan bu insanlar, kullandıkları konut dokularında aynı anda ergenlik çağına girmiş bir yığın çocuğun problemleri ile boğuştular. Kullanıcı gruplarının dengeli bir şekilde dağıtıldığı projeler başarılı konut tasarımında önemli bir faktör olabilir. Yine de kullanıcıların yaş dağılımı 10-15 yıl öncesine göre daha az önemlidir denebilir.
Konut üretiminde mülkiyet biçim ve tercihleri de oldukça değişken, dünyanın değişik ülkelerindeki eğilimler de farklılık gösteriyor. Kamu kesiminin finanse ettiği toplukonut projelerinin olabildiğince özel sektörün toplukonut üretimini örnek alması gerektiğini düşünenler var. Konut politikası üreten, Anglo-Sakson kökenli kişi ve kurumlar ise özel konut mülkiyetinin kiralık konut üretimine nazaran daha tercih edilir olduğunu savunuyor. Buna karşılık kiralık konut Almanya ve Fransa’da daha yaygın. Gerek ekonomileri gerekse kültürlerinin çoğu açıdan benzer olmalarına karşın Singapur’da zorunlu ev sahipliği uygulaması varken, Hong Kong çok güçlü bir konut kurumunun desteğine dayanan kiralık konut sistemine sahip. Geliyoruz en hayati ve en az halledilmiş kritere; konutta kimlik ve aidiyet sorununa. Bir kullanıcının kendi yaşadığı konut birimini değiştirebilme, dönüştürebilme yetisi tatmin edici bir bir konut ürününü ortaya koymada önemli bir faktördür. Şaşırtıcı bir şekilde en fakir olan kesimler varolan ekonomik ve teknik yapı içinde kimlik yaratmayı gerçekleştirmede daha başarılı olmuşlardır. Ağa Han Ödülleri, kullanıcıların kendi çevrelerini yaratıcı teknik ve ekonomik sistemler kurarak değiştirme gücünü elde ettikleri örnekler sergilemiş, mimarların hayal gücünü özgür bir şekilde kullanabildikleri projeleri ortaya çıkarabilmiştir. Gelişmiş ülkelerde de benzer insiyatifler bulmak olanaklı. Son zamanlarda sıklıkla gündeme gelen Samuel Mockbee’nin Rural Studio’su Alabama ve Mississippi’de tekil ve sınırlı da olsa çarpıcı uygulamaları gerçekleştirebildi.
Denemeler ve Yenilikçi YaklaşımlarKimlik üretebilme anlamında daha radikal projeler henüz test edilmiş olmamakla birlikte Açık Yapı yaklaşımı (Open Building System) en gelecek vaat edenlerden birisi denilebilir. Bu yaklaşımın düşünsel alt yapısı N.J. Habraken’in yazılarından geliyor. Habraken, kullanıcıların endüstriyel teknikleriyle oluşturulmuş elemanlar yardımıyla kendi tasarımlarını gerçekleştirebileceklerini savunmuştu4. Bu yaklaşım Hollanda gibi ülkelerde yapı sektörü üzerinde köklü etkiler yapmış üretimi biçimlendirebilmiştir. Açık yapı kavramını günümüzde Avrupa Topluluğu’nun çalışmalarını da besleyen bir anlayışın yapı alanına yansıması gibi ele alabiliriz. Bu yaklaşıma göre karar alma süreçleri o sürecin ilgilendirdiği insan grubu düzeyinde alınmakta. Çok özet bir ifadeyle kentin tasarımı şehir otoritelerinin (metropoliten yönetimlerinin), blok tasarımları (yoğunluk, yerleşme prensipleri vb.) yerel yönetimlerin, birimlerin tasarımları ise komşularından bağımsız olarak o birimlerde yaşayan bireylerin sorumluluğuna bırakılıyor. Burada her karar alma düzeyinin kendi altındakine maksimum hareket alanı bıraktığı bir hiyerarşik organizasyon yapısı sözkonusu. Açık yapı şemaları anlayışı Hollanda’da 8-10 yıldır uygulanıyor Japonya’da da uygulamaya koyulmuş durumda. Finlandiya’da ise böyle deneysel modellerin uygulamaya konulduğu ümit verici bir rekabet ortamı oluşturulmakta.
Sonuç olarak, Açık Yapı ve benzer tecrübeler bize yenilikçi mimari anlayışların ve deneysel yaklaşımların düzeyli konut tasarımı konusunda katkı koyabileceği geniş bir alanın varlığını gösteriyor. Mimarlık mesleği tüm olumsuz gelişmelere karşın ümidini canlı tutmak zorundadır. Böyle bir anlayışın tek başına yetersiz olduğu da ortadadır. Bugün mesleğimiz gerek kamu gerek özel sektörden böylesine deneysel ve buluşçu yaklaşımlara destek vermeye hazır işverenler bulmak zorundadır. Özellikle de yapı sektörü ile ilgili meslek odaları, yapı merkezleri, vakıf ve üniversite gibi kurumlar daha dışa dönük gündemler oluşturarak kendilerine düşen rolleri üstlenmelidirler.
DİPNOTLAR
|
||||||||||||||||||